Genel

Çeşmeler Musluklar ve Etik İkilem

Farsça “göz” anlamına gelen “çeşm” kelimesinden gelen çeşmeler, yüzyıllar boyunca Türk mimarisinin en önemli öğelerinden biri olmuştur. Hem Osmanlı hem de diğer Türk devletleri , çeşmeleri kamunun bir hizmeti olarak halkın çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak için inşa etmekteydi. İstanbul özelinde bağ ve bahçe tarımı şehrin gündelik ihtiyacı içinde büyük bir yere sahipti. Hemen hemen her mahalleye, hatta sokağa hayır yapısı olarak çeşmeler yaptırılmıştı.Bu mahalle çeşmelerinde su kesintisiz olarak akıyordu ve bütün mahalle halkının kullanıma ücretsiz ve kısıntısız olarak veriliyordu. Sudan bir ücret alınması veya kısıtlanması Osmanlı halkının devlet ve kamu ilişkileri açısından anlayamayacağı bir durumdu.

Fakat ne yazık ki hayat böyle devam etmedi. Ekrem Işın’ın “İstanbul’da Gündelik Hayat” eserinde belirttiği gibi İstanbul’da çeşmelere 16. yüzyılın ortalarında musluk veya dönemin terimi ile “burma lüle”lerin takılması büyük bir sosyal, ekonomik ve etik krize sebep olmuştu.

Muslukların halk tarafından yolsuzluk iddiaları ile tahrip edilmesine kadar giden kriz belki de “Mahalle çeşmesinden kesintisiz akan su üzerinde Osmanlı insanı kafasında sonsuzluk imgesini yeterince canlandırabiliyordu. Ayrıca bu ilahi kaynaklı madde üzerinde kişisel tasarruf söz konusu değildi.” Fakat 16. yüzyılda devletin aldığı bir karar bir anda suyu bulandırdı. Buna göre artık çeşmelere burma lüle denilen musluklardan takılacaktı. Böylece su üzerinde devletin kontrolü sağlanacaktı. Bu kararın gerekçesi olarak Işın’ın da eserinde belirttiği sebepler gösterilmişti: “İhtiyaç fazlası su, çeşmelerden boş yere akmakta, sokakları çamur deryasına çevirmekte ve oluşturduğu gölcüklerde yaz aylarında salgın hastalıklara zemin hazırlamaktaydı.”

Çeşmelere musluk veya burma lüle takılması ilk defa Kanuni Sultan Süleyman döneminde uygulanmaya başlandı. Daha evvel sirke, şarap gibi sıvı maddeler için kullanılan, fıçılara takılan musluklar vardı ama bunun kamusal ve herkes için eşit ve sınırsız olan bir kaynak için kullanılması yeni idi. Bu yeni sınırlamaya İstanbul halkının tepkisi hiç de sıcak olmadı: “Merkezi otoritenin su israfını önlemek ve insan sağlığını korumak düşüncesi ile taktırdığı muslukları mahalle sakinleri kamusal hakların sınırlandıran bir araç olarak yorumladılar.”

Burada bir etik ikilem ortaya çıkmıştı. Doğal kaynakların kullanımı devlet tarafından sınırlanabilir miydi? Halk için kabul edilemez bir durumdu. Su, herkesin ortak kullanımında olan ve özgürce kullanılması gereken bir ihtiyaç idi. Devletin bunun üzerinde hak iddia etmesi, sınırlaması ve hatta daha sonraları ücretlendirmesini kimse kabul edemezdi. Devlet için ise boşu boşuna akan ve israf olan bir kaynaktan öte değildi su… Devletin toprakları üzerinde veya altında yer alan bir kaynak gibi elbette devlet tarafından halkın genel menfaati için kullanılabilirdi. Ekrem Işın’a göre “Musluğa karşı çıkmakla, kamusal hakkın denetim altına alındığı inancı sokaktaki insanın kafasına yerleşmişti.”

Fakat bu teorik çatışmanın yanı sıra çeşmelerden hiçbir sınırlama olmadan akan su İstanbul’da gündelik hayatın en önemli öğelerinden olan bahçe sebzeciliği için çok büyük öneme sahipti. Muslukların belli saatlerde kapanması bu faaliyet için oldukça büyük zarara sebep olacaktı. Üstelik mahalle sakinleri bahçelerini sulamak için özel bir yol yapacak kadar zengin değillerdi ve çeşmeden taşan fazla suyu kendi kamusal haklarının bir parçası olarak kabul ediyorlardı. Burada çok önemli bir etik sorun daha ortaya çıkmıştı. Daha evvel herkesin eşit olarak kullanabildiği su, artık zenginlerin daha rahat ulaşabildiği bir metaya dönüşmüştü. Bu da orta ve düşük gelirli halkın öfkesinin artmasına sebep oldu. Böylece su kısıtlamak için konulan sistem bir anda parası ve gücü olanın lehine işlemeye başladı. Özellikle zenginlerin, su kaynaklarını 24 saat kullanmak üzere evlerine rüşvet ile yönlendirdiği iddiaları halkın öfkesini daha da arttırdı. Zengin sınıfın kendi haklarını yolsuzlukla gasp ettiği öne süren bazı kesimler işi muslukları tahribe kadar vardırdı. Öyle ki, Kanuni Sultan Süleyman bu konuda bir ferman yayınlamak zorunda kaldı. Fakat öfkeyi sadece asayiş sorunu olarak görmek çözümü geciktirdi. Hatta yolsuzluk söylentileri öyle bir hâl aldı ki Mimar Sinan’ın adı bile bu iddialarından kurtulamadı. Türk tarihinin en önemli mimarı bile söylentilere karışmıştı. İmparatorluğun baş mimarı, su kullanımında kendi çıkarını gözettiği gerekçesi ile saraya şikayet edilmiş; Padişah 3. Murat bu yüzden bir ferman ile soruşturma açtığı iddia edilmekteydi. Bu konuda Dr. Coşkun Yılmaz “Mi̇mar Si̇nan’in Suyu Kesi̇ldi̇ mi̇?  Efsane Ve Gerçek” makalesinde bu konuyu ayrıntıları ile açıklamaktadır.

Görüldüğü gibi çok basit bir tasarruf Osmanlı İmparatorluğu’nda sınıflar arası bir çıkar çatışmasına ve suistimallere sebep olmuştu. Bir anda avantaj sağlamak için rüşvet ve yolsuzluk artmış; gücü elinde bulunduran muktedirler kendi lehlerine suistimaller yapmaya başlamıştı. Aslında bu durum günümüz için de bize birçok ders verebilir. Özellikle verilen bir hakkın geri alınması veya değiştirilmesi gibi kararlar; yaşanılan şehir, toplum, şirket gibi kurumlarda hiç beklenmedik etik sorunlar doğurabilirler. Hatta bu etik sorunlar çözülmediği zaman suistimaller de meydana gelebilir. Bu yüzden bu tür tasarruflar için mutlaka kurumun genel yapısı incelenmeli, olası bir etik risk haritası çıkarılmalı ve öyle harekete geçilmelidir. Tarihimizden “basit bir musluk” bile bize bunu gösteriyor.

Kaynaklar: İstanbul’da Gündelik Hayat: Ekrem Işın
Mimar Sinan’ın Suyu Kesildi mi?  Efsane ve Gerçek: Dr. Coşkun Yılmaz

 

 


 

Yazı: Ali Cem Gülmen – TEİD Araştırma ve Yayın Direktörü

 

Not: Makalelerdeki Görüş Ve Yorumlar Yazar Veya Yazarlara Ait Olup , Etik ve İtibar Derneği’nin Konu Ile Ilgili Düşüncelerini Yansıtmamaktadır.