30 Ağustos Zaferi’ni yalnızca doğru strateji ve askeri güçle açıklamak eksik kalır. Bu zafer, aynı zamanda yetkinin nasıl kullanıldığına dair önemli bir sınavın sonucudur.
Komutanlık, yalnızca emir verme gücüne sahip olmak değildir. Alınan kararların askerler, toplum ve ülkenin geleceği üzerindeki etkilerini öngörmeyi, risklerini değerlendirmeyi ve sonuçlarının sorumluluğunu üstlenmeyi gerektirir. Mustafa Kemal Atatürk’ün komutanlık anlayışında yetki; liyakat, hazırlık, dürüstlük ve sorumlulukla birlikte anlam kazanır.
Olağanüstü koşullarda bile usul: 5 Ağustos 1921 tarihli Başkomutanlık Kanunu ile verilen yetkiye dayanılarak yayımlanan Tekâlif-i Milliye Emirleri, ordunun ihtiyaçlarının toplumun ortak seferberliğiyle karşılanmasını öngörüyordu. Her ilçede komisyonlar kurulmuş; teslim alınan mallar kayıt altına alınarak yükümlülere belge verilmiştir. Belirli mal ve stokların yüzde 40’ı, bedelleri daha sonra ödenmek üzere alınmış; bazı yükümlülükler ise karşılıksız toplumsal katkı niteliğinde düzenlenmiştir. Komisyon üyelerine görevleri karşılığında ücret ödenmemesi de aynı fedakarlık anlayışının parçasıdır. Olağanüstü koşullar, kayıt ve usulün bütünüyle terk edilmesinin gerekçesi sayılmamıştır.
Gerçeği söylemek: Prof. Dr. Hikmet Özdemir, Atatürk’ün Etik Mirası adlı eserinde, Mustafa Kemal’in henüz genç bir subayken ordudaki aksaklıkları yetkili makamlara bildirmeyi “vicdani vazife” sayan tutumunu aktarır. Bu yaklaşıma göre komutanın görevi mevcut düzeni sürdürmekle sınırlı değildir; yanlışı açıkça ifade etmek ve ordunun görevini yerine getirebilmesi için liyakati savunmak da sorumluluğunun parçasıdır. Çünkü gerçeği bildiği hâlde susmak, sorumluluktan kaçmanın bir başka biçimidir.
Zafer anında ölçü: Bu etik tutum, zaferden sonra da değişmemiştir. Hikmet Özdemir’in aktardığına göre Mustafa Kemal Paşa, 31 Ağustos sabahı savaş alanını gezerken karşılaştığı kayıplardan derin bir üzüntü duymuş; verilen mücadeleyi zorunlu bir meşru müdafaa olarak değerlendirmiştir. Yerde gördüğü Yunan bayrağının kaldırılmasını isterken söylediği “Düşmanın da olsa ona hürmet etmek lazımdır” sözü, gücün en yüksek olduğu anda dahi sınırını bilen bir anlayışı yansıtır.
Aynı tutum, esir alınan Yunan generali Trikupis’in kabulünde de görülür. Dönemin tanıklıkları, Mustafa Kemal Paşa’nın esir komutanı ayakta karşıladığını, kendisine nezaketle davranarak teselli ettiğini ve ailesine sağlık haberini ulaştırmasına izin verdiğini aktarır. Trikupis, Yunan orduları başkomutanlığına atandığını da bu görüşmede öğrenmiştir. Mağlup tarafın onurunu korumak, zaferin ahlaki ölçüsünün bir parçası sayılmıştır.
Gerçeği söylemek, liyakati gözetmek, kararların bedelini üstlenmek ve gücü ölçülü kullanmak… Bunlar yalnızca bir savaşın değil, her kurumun ve her yöneticinin gündemidir. Olağanüstü koşullarda dahi kaydı ve usulü gözetmek, hata karşısında susmamak ve gücün sınırlarını unutmamak, bugün etik ve uyum başlığı altında tartıştığımız pek çok meselenin temelini oluşturur.
30 Ağustos’un bize bıraktığı miraslardan biri de budur: Komutanlık bir yetkiden önce sorumluluktur. Gerçek liderlik ise en büyük güç anında dahi ilkelerden ayrılmamaktır.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
Hikmet Özdemir, Atatürk’ün Etik Mirası, TEİD,
Mustafa Kemal, Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hâl,
Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar
Yazı: Ali Cem Gülmen, Etik ve İtibar Derneği (TEİD) Araştırma ve Yayın Direktörü
Not: Makalelerdeki Görüş ve Yorumlar Yazar veya Yazarlara Ait Olup, Etik ve İtibar Derneği’nin Konu ile İlgili Düşüncelerini Yansıtmamaktadır.
