Bir dil tasarlamak mümkündür. Onu herkesin gündelik hayatına yerleştirmek çok daha zordur. Etik ve uyum programları için de aynı şey geçerlidir.

1887 yılının sonbaharında Varşova’da bir göz doktoru, birkaç yıldır üzerinde çalıştığı bir kitabı yayımladı. Kitap incecikti; kırk dört sayfa. Ama içindeki fikir devasa bir umut taşıyordu: insanların hiçbir millete ait olmayan, tarafsız, düzenli, kolay öğrenilebilir ortak bir dilde buluşabileceği fikri. Doktorun adı Ludwik Lejzer Zamenhof’tu. Yarattığı dilin adı ise “umut eden”anlamında Esperanto.
Zamenhof’un yaşadığı şehir Bialystok dört ayrı topluluğun birbirini düşman gözüyle izlediği bir şehirdi: Ruslar, Polonyalılar, Almanlar ve Yahudiler. Her topluluk kendi dilini konuşuyor, kendi dünyasında yaşıyordu. Genç Zamenhof bu ayrılığın bir çözümü olduğuna inanıyordu: ortak bir dil. Kimsenin gücünü temsil etmeyen, tarihin yükünü taşımayan, herkese eşit uzaklıkta duran bir dil.
Esperanto kısa sürede yayıldı. Avrupa’da dergiler çıktı, kongreler toplandı, kulüpler kuruldu. 1905’te Boulogne-sur-Mer’deki ilk Dünya Esperanto Kongresi’ne farklı ülkelerden yüzlerce insan katıldı. Milletler Cemiyeti, 1922’de üye devletlere Esperanto öğretimini müfredatlarına eklemelerini tavsiye etti. UNESCO, 1954’te Esperanto’yu uluslararası iletişim aracı olarak resmen tanıdı.
Ve sonra? Dünya başka dillerde konuşmaya devam etti.
Bugün Esperanto, iki milyona yakın konuşanıyla yapay diller arasında tartışmasız en büyük başarıdır. Duolingo’da milyonlarca kullanıcısı var, yüz binlerce Wikipedia makalesi yazıldı, düzenli kongreler hâlâ toplanıyor. Ama küresel iletişimin ortak dili olmak? Bu hayal gerçekleşmedi.
Esperanto’dan önce Volapük vardı. 1879-1880 yıllarında Alman bir Katolik rahip olan Johann Martin Schleyer tarafından geliştirilen Volapük, adını İngilizce world (dünya) ve speak (konuşmak) kelimelerinden almıştı; ama kelimeleri o kadar dönüştürmüştü ki vol ve pük olmuşlardı. Schleyer’ın bu tercihi bilinçliydi: kelimelerin kaynak dilleri çağrıştırmamasını, milliyetlerin üzerinde yükselmesini istiyordu.
Volapük mucizevi bir hızla yayıldı. 1889 yılına kadar dünyada yaklaşık bir milyon Volapük öğrencisi olduğu tahmin ediliyordu; 25 dilde 316 ders kitabı, 25 süreli yayın, 283 kulüp. Paris’te toplanan üçüncü kongre, yalnızca Volapük kullanılarak yürütüldü. Bu, bir yapay dilin ilk kez gerçekten kullanıldığı uluslararası bir kongreydi.
Ama o noktadan sonra her şey hızla dağıldı. Schleyer dilin kurucusu sıfatıyla mülkiyet hakkı iddiasında ısrar ediyordu; reformistler onunla çatıştı. Akademi bölündü. Üzerine üstlük Zamenhof’un 1887’de yayımladığı Esperanto ortaya çıktı: daha sade, daha düzenli, dilin kontrolünü tek bir kişiye bırakmayan bir yapı. Volapükistlerin büyük çoğunluğu Esperanto kulüplerine geçti.
Volapük’ün hikâyesi dramatiktir ama öğreticidir. Dil ne kadar mantıklı tasarlanmış olursa olsun, eğer onu sahiplenen bir topluluk sürdüremiyorsa, içsel gerilimler onu parçalar. Esperanto, bu dersi kısmen öğrendi.
Esperanto ve Volapük tartışmaları yalnızca Avrupa’da yaşanmadı. Osmanlı matbuatı da “lisân-ı umûmî”, yani genel dil meselesini gündemine taşıdı. Halil Kâmil Efendi’nin Volapük üzerine kaleme aldığı eser, Osmanlı dünyasındaki bu erken ilginin somut bir göstergesidir. 20. yüzyıl başında İstanbul’da Esperanto sözlükleri, gramer kitapları yayımlandı; dernekleşme girişimleri oldu.
Bu ilgi tesadüf değildi. Osmanlı, uluslararası ticaret, diplomasi ve eğitim alanlarında dil engellerinin pratik sonuçlarını yaşıyordu. Evrensel dil fikri, burada da çözüm olarak görüldü. Ama orada da, burada da, bu fikir hayata geçemedi.
Neden Olmadı? Dilin Kültürden Koparılamayacağı Gerçeği
Esperanto’nun küresel dile dönüşememesini yalnızca dilbilgisel ya da teknik sınırlılıklarla açıklamak hata olur. Elbette Esperanto’nun da kusurları vardı. Avrupa dillerinden yoğun biçimde beslenmişti; yaklaşık yüzde seksen kelimesi Roman dillerinden geliyordu. Bu “tarafsızlık” iddiasını zedeleyen bir gerçekti: dil, Avrupalılar için Avrupalı olmayanlara kıyasla çok daha kolaydı.
Ama asıl mesele bu değildi.
Bir dilin yaşaması için düzenli ve mantıklı olması yetmez. Dil, yalnızca bir iletişim aracı değil; aynı zamanda toplumsal bir gerçekliktir. İnsanlar dili okulda öğrendikleri için değil, ailede, sokakta, işte, aşkta, pazarda, edebiyatta, bürokraside kullandıkları için benimserler. Dil bir topluluğun hafızasına, mizahına, kurumlarına, statü ilişkilerine bağlıdır.
Esperanto’nun bütün bu tarihsel yüklerden arınmış olması, onun en büyük iddiasıydı. Ama aynı zamanda en büyük kırılganlığıydı. Tarafsız bir dil, kimseye ait olmayan bir dildir. Kimseye ait olmayan bir dil ise herkes tarafından kullanılabilir gibi görünse de çoğu zaman kimsenin vazgeçilmezi olamaz.
Üstelik İngilizce, Esperanto’nun rakibi olarak ortaya çıkmadı. İngilizce ne daha düzenli ne de daha kolaydır; istisnaları, telaffuz güçlükleri ve tarihsel düzensizlikleriyle bilinen en zor dillerden biridir. Buna rağmen küresel ekonominin, teknolojinin, akademinin, kültürün ve diplomasinin dili oldu. Çünkü arkasında ekonomik güç, siyasal etki, bilimsel üretim ve kurumsal alışkanlıklar vardı.
İşte bu noktada Esperanto’nun hikâyesi, etik ve uyum alanına güçlü bir ışık tutar. Dilin kaderini yalnızca ideal değil, aynı zamanda güç ilişkileri ve gündelik gerçeklik belirledi. Tarafsızlık ve düzenlilik yeterli olmadı.
“Kurumsal Esperanto” Yanılgısı
Etik ve uyum programları da çoğu zaman kendi Esperanto’larını yaratmak ister. Özellikle çok uluslu şirketlerde ya da farklı bölgelerde faaliyet gösteren büyük yapılarda, tek bir etik kod, tek bir eğitim paketi, tek bir bildirim mekanizması ve tek bir politika setiyle tüm organizasyonu yönetme eğilimi güçlüdür.
Bu eğilim anlaşılabilir bir ihtiyaçtan doğar. Rüşvetin önlenmesi, ayrımcılığın engellenmesi, çıkar çatışmalarının yönetilmesi, üçüncü taraf riskleri, veri gizliliği, yaptırımlar ve bildirim mekanizmaları gibi konularda ortak bir çerçeve olmadan uyum programı anlamsızlaşır. Kurumun etik duruşu parçalanır; her ülke, her departman kendi anlayışına göre hareket etmeye başlar.
Bu nedenle etik ve uyumda evrensel ilkelerden vazgeçmek mümkün değildir. Bir şirketin rüşvete karşı tavrı ülkeden ülkeye değişemez. Taciz, ayrımcılık ya da çıkar çatışması konularında temel ilke pazara göre esnetilemez.
Ama sorun, bu ortak ilkelerin her yerde aynı metin, aynı yöntem ve aynı dil ile etkili olacağını varsaymaktır. İşte “kurumsal Esperanto” yanılgısı tam burada başlar.
Merkezde hazırlanan bir davranış kodunun bütün ülkelere çevrilmesi, o kodun her yerde aynı biçimde anlaşıldığı anlamına gelmez. Bir eğitimin farklı dillere aktarılması, o eğitimin farklı kültürlerde aynı davranış değişikliğini yarattığı anlamına gelmez. Bir bildirim hattının teknik olarak var olması, çalışanların o hatta güveneceği anlamına gelmez.
Aksanın Sızması: Aynı Kelimeler, Farklı Sesler
Esperanto’nun en çarpıcı özelliklerinden biri şudur: dil ne kadar tarafsız tasarlanmış olursa olsun, konuşanlar ona kendi ana dillerinin tonlarını, vurgularını ve telaffuz alışkanlıklarını taşır. Portekizce konuşan bir Esperantist ile Japonca konuşan biri aynı dili konuşmaktadır; ama kulaklar bu iki sesi birbirinden hemen ayırt eder. Aksanlar sızar.
Etik ve uyum programlarında da aynı şey olur. Merkezde yazılan aynı ilke, farklı ülkelerde, farklı sektörlerde ve farklı yönetim kültürlerinde farklı biçimlerde ‘telaffuz edilir’.
Bir ülkede çalışanların ‘çıkar çatışması’ olarak gördüğü ilişki, başka bir yerde aile bağı, hemşehrilik ya da güven ağı olarak algılanabilir. Bir kültürde yöneticiyi sorgulamak sorumluluk ve şeffaflık göstergesi sayılırken, başka bir kültürde saygısızlık ya da sadakatsizlik olarak değerlendirilebilir. Bir ülkede hediye ve ağırlama açık bir risk alanıyken, başka bir bağlamda ilişki kurmanın olağan parçası sayılabilir. Bir yapıda bildirim mekanizması kurumsal güvenin aracı olarak çalışırken, başka bir yerde ‘ihbarcılık’ çağrışımları nedeniyle kuşkuyla karşılanabilir.
Bu farklılıklar, etik ilkelerin göreceli olduğunu değil; bu ilkelerin gerçekten uygulanabilmesi için bu farklılıkların ciddiye alınması gerektiğini gösterir. Etik ve uyum programları da tıpkı diller gibi bağlam içinde yaşar. Bağlamdan kopuk evrenselcilik ise hem dilde hem etikte aynı sınırla karşılaşır: güzel bir fikir olarak kalır, hayat bulmaz.
Aksanın Sızması: Aynı Kelimeler, Farklı Sesler
Esperanto’nun en çarpıcı özelliklerinden biri şudur: dil ne kadar tarafsız tasarlanmış olursa olsun, konuşanlar ona kendi ana dillerinin tonlarını, vurgularını ve telaffuz alışkanlıklarını taşır. Portekizce konuşan bir Esperantist ile Japonca konuşan biri aynı dili konuşmaktadır; ama kulaklar bu iki sesi birbirinden hemen ayırt eder. Aksanlar sızar.
Etik ve uyum programlarında da aynı şey olur. Merkezde yazılan aynı ilke, farklı ülkelerde, farklı sektörlerde ve farklı yönetim kültürlerinde farklı biçimlerde ‘telaffuz edilir’.
Bir ülkede çalışanların ‘çıkar çatışması’ olarak gördüğü ilişki, başka bir yerde aile bağı, hemşehrilik ya da güven ağı olarak algılanabilir. Bir kültürde yöneticiyi sorgulamak sorumluluk ve şeffaflık göstergesi sayılırken, başka bir kültürde saygısızlık ya da sadakatsizlik olarak değerlendirilebilir. Bir ülkede hediye ve ağırlama açık bir risk alanıyken, başka bir bağlamda ilişki kurmanın olağan parçası sayılabilir. Bir yapıda bildirim mekanizması kurumsal güvenin aracı olarak çalışırken, başka bir yerde ‘ihbarcılık’ çağrışımları nedeniyle kuşkuyla karşılanabilir.
Bu farklılıklar, etik ilkelerin göreceli olduğunu değil; bu ilkelerin gerçekten uygulanabilmesi için bu farklılıkların ciddiye alınması gerektiğini gösterir. Etik ve uyum programları da tıpkı diller gibi bağlam içinde yaşar. Bağlamdan kopuk evrenselcilik ise hem dilde hem etikte aynı sınırla karşılaşır: güzel bir fikir olarak kalır, hayat bulmaz.
Soyut Kavramların Tuzağı
“Kurumsal Esperanto” yanılgısının bir başka boyutu da dilin aşırı soyutlaşmasıdır. Etik ve uyum metinleri çoğunlukla “dürüstlük”, “şeffaflık”, “hesap verebilirlik”, “saygı”, “sorumluluk” gibi güçlü ama genel kavramlara dayanır. Bu kavramlar önemlidir; ama gündelik iş hayatında ne anlama geldikleri somutlaştırılmadığında çalışanlar için uzak ve törensel ifadeler hâline gelir.
Her kurum “dürüstlüğe önem verir”; ama asıl mesele, satış hedefi baskısı altında dürüstlüğün ne anlama geldiğidir. Her kurum “şeffaflığı savunur”; ama asıl mesele, bir yöneticinin hatalı kararını raporlamanın gerçekten mümkün olup olmadığıdır. Her kurum “saygılı iş ortamı” vaat eder; ama asıl mesele, güçlü bir yöneticinin davranışları karşısında çalışanların kendilerini ne kadar güvende hissettiğidir.
Zamenhof’un Esperanto’su evrenseldi; ama insanlar onu kendi sıradan hayatlarına bağlayamadığında tutunmadı. Etik ilkeler de evrenseldir; ama insanlar onları kendi gündelik kararlarına bağlayamadığında kâğıt üzerinde kalır.
O Zaman Ne Yapmalı? Evrensel İlke, Yerel Tercüme
Etik ve uyum programları için doğru yaklaşım, evrensel ilkeler ile yerel bağlamı karşı karşıya koymak değildir. Bu ikisi birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Evrensel ilkeler olmadan program yönünü kaybeder; yerel bağlam gözetilmeden ise bu ilkeler soyut ve etkisiz kalır.
Peki bu tercüme nasıl yapılır?
Kültürel Tercüme
Burada tercüme yalnızca metni başka bir dile çevirmek değildir. Asıl tercüme, ilkenin yerel anlam dünyasında karşılık bulmasını sağlamaktır. “Çıkar çatışması” kavramı, bazı çalışanlar için teknik ve uzak bir ifade olabilir. Bu kavramın gerçek etkisi, yerel örnekler ve çalışanların karşılaşabileceği somut ikilemlerle anlatıldığında ortaya çıkar.
Makalenin Devamında;
- Yerel Liderlik
- Senaryo Temelli Eğitim
- Güvenilir Bildirim Mekanizmaları
- Yerelleşme Nedir, Ne Değildir?
- Ortak Dil Arzusu Değerlidir, Ama Yetmez
- Kaynakça
Yazı: Ali Cem Gülmen, Etik ve İtibar Derneği (TEİD) Araştırma ve Yayın Direktörü
Kaynak: INmagazine 42. Sayı
Diğer Sayıları İçin: INmagazine
Not: Makalelerdeki Görüş ve Yorumlar Yazar veya Yazarlara Ait Olup, Etik ve İtibar Derneği’nin Konu ile İlgili Düşüncelerini Yansıtmamaktadır.





