Bir adam bir pencerenin önünde oturur ve karşı apartmana bakar. Yüzünde belirgin bir ifade yoktur. Kamera önce bu yüzü gösterir, ardından karşı pencerede oynayan bir çocuğu. İzleyici adamın yüzünde bir anda şefkat görür. Aynı yüz birkaç dakika sonra tekrar görünür; bu kez ardından genç bir kadının görüntüsü gelir. İzleyici bu defa aynı yüzü farklı bir duyguyla yorumlar. Oysa ekranda değişen tek şey, adamın yüzünden önce veya sonra gösterilen görüntüdür.
Bu ilkenin sinemadaki en bilinen uygulamalarından biri Rear Window (Arka Pencere) filminde görülür. Sinemanın ustalarından Alfred Hitchcock, burada izleyiciyi neredeyse görünmez bir kurgu diliyle yönlendirir. Kamera önce Jeffries karakterinin yüzüne yaklaşır. Jeffries (James Stewart) kırık bacağı nedeniyle penceresinin önünde oturmakta ve karşı apartmanın avlusuna bakmaktadır. Yüzünde belirgin bir duygu yoktur; sadece dikkatle bakan bir ifade. Ardından kamera Jeffries’in baktığı yere keser: karşı pencerede genç bir kadın hareket etmektedir. Birkaç saniye sonra tekrar Jeffries’in yüzüne dönülür. Bu kısa planlar zinciri izleyicide hemen bir anlam üretir; Jeffries’in bakışının merakla, hatta hafif bir hayranlıkla dolu olduğu düşünülür.
Film boyunca Hitchcock aynı kurgu mantığını defalarca tekrar eder. Önce Jeffries’in yüzü, sonra baktığı komşular, ardından tekrar Jeffries… Bazen yalnız bir kadın, bazen tartışan bir çift, bazen de avluda sıradan bir gündelik hayat sahnesi görülür. Jeffries’in yüzü çoğu zaman değişmez; fakat izleyicinin onun yüzünde okuduğu duygu sürekli değişir. Bir sahnede merak, başka bir sahnede empati, bir diğerinde kuşku ya da endişe… Böylece Hitchcock, izleyicinin zihninde anlamı oyuncunun mimikleriyle değil, görüntülerin ardışık düzeniyle kurar. Jeffries’in yüzü sabit bir yüzey gibidir; fakat o yüzün yanına yerleştirilen her yeni görüntü, izleyicinin zihninde bambaşka bir duygu yaratır.
Alfred Hitchcock bu basit örnekle önemli bir gerçeği gösterir: İnsanlar gördükleri bir yüzü değil, görüntüler arasındaki ilişkiyi yorumlar. Anlam tek bir görüntünün içinde değil, görüntüler arasındaki bağlamda ortaya çıkar
İşte Kuleshov Etkisi dediğimiz kavram tam da bunu anlatır: Sinemada anlam tek bir görüntünün içinde değil, görüntülerin birbirleriyle kurduğu ilişkide doğar. Adını Sovyet sinema kuramcısı Lev Kuleshov’dan alan bu fikir, modern film kuramının en temel kavramlarından biri olarak kabul edilir. Basitçe söylemek gerekirse bir görüntünün izleyicide yarattığı anlam, yalnızca o görüntünün kendisinden değil, onun öncesinde ve sonrasında hangi görüntülerin geldiğinden de etkilenir.
Kuleshov bu fikri göstermek için 1920’lerde oldukça ilginç bir deney yapar. Aynı oyuncunun tamamen nötr, yani hiçbir duygu ifade etmeyen yüz görüntüsünü alır ve bunu farklı sahnelerle art arda kurgular. Önce bir çorba kasesi, sonra bir tabutta yatan çocuk, ardından da bir kanepede uzanan kadın görüntüsü gelir. İzleyiciler bu sahneleri izlediklerinde oyuncunun yüzünde farklı duygular gördüklerini söylerler: Çorba sahnesinde açlık, tabut sahnesinde üzüntü, kadın sahnesinde ise arzu… Oysa ekranda gördükleri yüz her seferinde aynıdır. Değişen tek şey, o yüzün hangi görüntüyle birlikte gösterildiğidir. İzleyicinin zihninde oluşan anlam, görüntünün kendisinden değil, görüntüler arasındaki ilişkiden doğar.
Bu deneyden çıkan sonuç sinema açısından oldukça çarpıcıdır. Bir filmde anlam yalnızca tek tek sahnelerin içinde değil, sahnelerin nasıl bir araya getirildiğinde ortaya çıkar. Başka bir ifadeyle sinemanın gerçek gücü tek bir görüntüde değil, montajda, yani görüntüler arasındaki ilişkide yatar. Bu düşünce daha sonra sinema kuramının önemli yaklaşımlarından biri hâline gelir ve pek çok yönetmenin anlatı dilini şekillendirir.
Ancak Kuleshov etkisi yalnızca sinemaya özgü bir teknik değildir. Aslında insan zihninin nasıl anlam ürettiğine dair daha genel bir gerçeği de gösterir. İnsanlar tek bir görüntüyü, tek bir davranışı ya da tek bir ifadeyi çoğu zaman tek başına değerlendirmezler. Bunun yerine gördükleri işareti, onu çevreleyen diğer işaretlerle birlikte yorumlarlar. Bu yüzden bağlam değiştiğinde aynı görüntü, aynı söz ya da aynı davranış tamamen farklı anlamlar kazanabilir. Kısacası insanlar çoğu zaman tek bir parçaya değil, parçaların bir araya gelerek oluşturduğu bütünsel tabloya bakarak anlam üretirler.
Kuleshov etkisi yalnızca sinema tekniğine dair bir keşif değildir; aynı zamanda insanın anlam üretme biçimine ilişkin daha genel bir bilişsel ilkeyi görünür kılar. İnsan zihni çoğu zaman gördüğü bir görüntüyü, bir ifadeyi ya da bir davranışı tek başına değerlendirmez. Bunun yerine onu çevreleyen bağlamla birlikte yorumlar. Bu nedenle bir yüz ifadesinin, bir sözün ya da bir davranışın taşıdığı anlam yalnızca kendi özelliklerinden değil, öncesinde ve sonrasında yer alan işaretlerden de etkilenir. Başka bir ifadeyle, insanlar çoğu zaman tek bir görüntüyü değil, görüntüler arasındaki ilişkiyi okuyarak anlam üretirler.
Bu bağlamsal algı biçimi psikoloji ve bilişsel bilim literatüründe de uzun süredir tartışılmaktadır. Örneğin Gestalt psikolojisinin kurucularından Max Wertheimer, insan algısının parçaların basit toplamından ibaret olmadığını savunur. Ona göre zihnimiz gördüğümüz unsurları ayrı ayrı değil, bir bütün içinde organize ederek anlamlandırır. Gestalt yaklaşımının ünlü ilkesi olan “bütün, parçaların toplamından fazladır” ifadesi de bu düşünceyi özetler. Bu bakış açısı, Kuleshov deneyinin sinema alanında gösterdiği olgunun psikolojik temelini anlamak için önemli bir çerçeve sunar.
Benzer bir vurgu bilişsel psikolog Jerome Bruner’in çalışmalarında da görülür. Bruner’e göre insanlar dünyayı tek tek veriler üzerinden değil, bu verilerin oluşturduğu anlatı ve bağlam üzerinden yorumlarlar. Olaylar ve işaretler bir hikâye içinde anlam kazanır. Bu nedenle aynı davranış ya da ifade farklı bağlamlarda bambaşka niyetler veya duygular olarak algılanabilir.
Sosyal psikoloji alanında yapılan çalışmalar da benzer sonuçlara işaret eder. Solomon Asch’in 1940’larda yürüttüğü “impression formation” deneyleri, insanların bir kişiyi değerlendirirken tek bir özelliğe odaklanmadıklarını; aksine farklı özelliklerin birlikte oluşturduğu genel izlenimi dikkate aldıklarını göstermiştir. Bir kişinin karakteri, izole özelliklerin toplamından değil, bu özelliklerin birlikte oluşturduğu bağlamdan doğan bir algı çerçevesinde değerlendirilir.
Bütün bu yaklaşımlar birlikte ele alındığında ortaya çıkan sonuç oldukça nettir: İnsan zihni anlamı tekil unsurlardan değil, unsurlar arasındaki ilişkilerden üretir. Bir davranışın veya ifadenin nasıl yorumlanacağı, büyük ölçüde o davranışın hangi koşullar içinde ortaya çıktığına ve hangi diğer işaretlerle birlikte algılandığına bağlıdır.
Bu açıdan bakıldığında Kuleshov etkisi, söz konusu psikolojik gerçeğin sinema alanındaki çarpıcı bir örneğini sunar. İzleyiciler tek bir yüz ifadesini değil, yüz ile diğer görüntüler arasındaki ilişkiyi yorumlayarak duygusal anlam üretirler. Dolayısıyla anlam tek bir görüntünün içinde değil, görüntüler arasındaki bağlamda ortaya çıkar. Aynı ilke yalnızca sinema için değil, insan davranışlarının yorumlanmasında da geçerlidir. İnsanlar bir kişinin niyetini, bir kurumun değerlerini ya da bir mesajın anlamını değerlendirirken tek bir işarete değil, o işaretin içinde yer aldığı bütünsel bağlama bakarlar. Bu nedenle bağlam değiştiğinde aynı davranış ya da ifade tamamen farklı biçimde algılanabilir.
Sinema kuramından gelen bu fikir, ilk bakışta iş dünyasıyla ilgisiz gibi görünebilir. Ancak biraz yakından bakıldığında Kuleshov etkisinin yalnızca film anlatısına değil, kurumların nasıl algılandığına dair de güçlü bir analoji sunduğu görülür. Tıpkı bir film sahnesinde olduğu gibi, kurumların da dış dünyaya verdiği mesaj tek bir unsurdan oluşmaz. Bir şirketin etik olup olmadığı, yayımladığı etik koddan, hazırladığı politika belgelerinden ya da düzenlediği eğitimlerden tek başına anlaşılmaz. Asıl anlam, bu unsurların birbirleriyle kurduğu ilişkide ortaya çıkar.
Başka bir ifadeyle kurumların etik kimliği de bir tür “montaj” sonucudur. Bir kurum etik ilke ve değerlerden söz edebilir; ancak aynı kurumda performans sistemi yalnızca kısa vadeli finansal sonuçları ödüllendiriyorsa çalışanların zihninde oluşan anlam farklı olacaktır. Örneğin satış hedeflerine ulaşmanın tek başarı ölçütü olarak görüldüğü bir ortamda çalışanlar, etik kuralların varlığını kabul etseler bile pratikte “sonuçların her şeyden önemli olduğu” mesajını alabilirler. Bu durumda etik ilkeler kağıt üzerinde varlığını sürdürürken, günlük iş hayatında belirleyici olan şey performans baskısı haline gelebilir.
Benzer şekilde bir şirket güçlü bir etik kod yayımlayabilir; ancak çalışanlar ihlalleri bildirdiklerinde misilleme ile karşılaşıyorlarsa bu kez kurumsal mesaj bambaşka bir şekilde algılanacaktır. Kurum içinde “açık kapı politikası” ve şeffaflık vurgusu yapılırken, yöneticilerin eleştiriye kapalı davranması ya da sorunları dile getiren çalışanların dışlanması da aynı etkiyi yaratabilir. Bu tür durumlarda çalışanlar resmi mesajlardan çok, kurum içinde hangi davranışların gerçekten ödüllendirildiğini ve hangilerinin cezalandırıldığını gözlemleyerek bir anlam üretirler.
Aynı şekilde şirketler etik ve sürdürülebilirlik konusunda güçlü söylemler geliştirebilir; fakat tedarik zincirinde maliyet baskısı nedeniyle etik dışı uygulamalara göz yumuluyorsa çalışanların ve paydaşların algısı yine farklı olacaktır. Çalışanlar zamanla kurumun söylediği ile yaptığı arasındaki farkı karşılaştırarak gerçek kurumsal kültürün nerede durduğunu anlamaya çalışırlar.
Bu nedenle çalışanların zihninde oluşan “kurumsal sahne”, yalnızca yazılı kurallarla değil; kurum içindeki günlük davranışlar, teşvik sistemleri, yönetim tarzı ve karar alma pratiklerinin birlikte oluşturduğu bağlamla şekillenir. Kurumsal etik kültürü de tam olarak bu bütünlük içinde ortaya çıkar: Söylenenler, yapılanlar ve ödüllendirilen davranışlar bir araya geldiğinde çalışanların gözünde kurumun gerçek etik kimliği belirginleşir.
Yazı: Ali Cem Gülmen, Etik ve İtibar Derneği (TEİD) Araştırma ve Yayın Direktörü
Kaynak: INmagazine 41. Sayı
Diğer Sayıları İçin: INmagazine
Not: Makalelerdeki Görüş ve Yorumlar Yazar veya Yazarlara Ait Olup, Etik ve İtibar Derneği’nin Konu ile İlgili Düşüncelerini Yansıtmamaktadır.
