Sürdürülebilirlik, son yıllarda yalnızca çevre politikalarının değil, teşebbüslerin piyasa davranışlarının da önemli bir unsuru hâline gelmiştir. İklim değişikliğiyle mücadele, kaynakların etkin kullanımı, geri dönüşüm ve daha çevreci teknolojilerin geliştirilmesi gibi hedefler, teşebbüslerin üretim ve dağıtım süreçlerinden ürün tasarımına kadar birçok ticari kararını etkilemektedir. Bu gelişme, rekabet hukuku bakımından da sürdürülebilirlik hedeflerinin hangi koşullarda dikkate alınabileceği ve rekabetçi süreç ile çevresel hedeflerin nasıl dengelenmesi gerektiği yönündeki tartışmaları beraberinde getirmiştir.
Sürdürülebilirlik ve rekabet hukuku arasındaki ilişkinin ilk olarak teşebbüsler arasındaki iş birlikleri bakımından gündeme geldiği görülmektedir. Özellikle rakiplerin karbon emisyonlarını azaltmak, sürdürülebilir hammaddelerin kullanımını artırmak veya daha çevreci üretim standartları oluşturmak amacıyla birlikte hareket etmeleri, 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 4. maddesi[1] ve Avrupa Birliği hukukunda TFEU Madde 101[2] kapsamında değerlendirilmektedir. Avrupa Komisyonu’nun 2023 yılında yayınlanan Yatay İş birliği Kılavuzu[3] ile sürdürülebilirlik anlaşmalarına ilişkin daha ayrıntılı bir çerçeve oluşturması, bu alanın rekabet hukukundaki önemini açıkça ortaya koymuştur.
Bununla birlikte sürdürülebilirlik ile rekabet hukuku arasındaki ilişki yalnızca teşebbüslerin birlikte hareket ettiği durumlarla sınırlı değildir. Piyasada önemli ölçüde pazar gücüne sahip bir teşebbüsün, sürdürülebilir alternatiflerin gelişimini veya pazara erişimi engellemesi de rekabet hukuku bakımından farklı bir tartışma alanı yaratmaktadır. Bu noktada sürdürülebilirlik ile hâkim durumun kötüye kullanılması arasındaki ilişki önem kazanmaktadır.
Hâkim Durum ve Sürdürülebilirlik
4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un (“4054 sayılı Kanun”) 6. maddesi[4], hâkim durumda bulunan teşebbüslerin bu konumlarını kötüye kullanmalarını yasaklamaktadır. Avrupa Birliği hukukundaki TFEU Madde 102[5] de benzer şekilde hâkim durumun kötüye kullanılmasını yasaklamakta ve özellikle üretimin, pazarların veya teknik gelişmenin tüketicilerin zararına olacak şekilde sınırlandırılması gibi davranışları kapsamına almaktadır. Bu çerçevede hâkim durum bakımından sürdürülebilirliğin önemi, çevreye zarar veren her davranışın rekabet hukuku kapsamında değerlendirilmesinden ziyade, sürdürülebilirlik ile rekabetin inovasyon, kalite ve teknik gelişme gibi ortak parametrelerde kesişmesinden kaynaklanmaktadır.
Örneğin hâkim durumdaki bir teşebbüsün daha düşük emisyon sağlayan veya daha az kaynak tüketen bir teknoloji geliştiren rakibinin pazara erişimini engellemesi, yalnızca rakibin dışlanması bakımından değil, inovasyon ve teknik gelişmenin sınırlandırılması bakımından da önem taşıyabilir. Benzer şekilde, dijital platformların sürdürülebilir ulaşım veya enerji çözümleri sunan uygulamalara erişimi sınırlandırması, söz konusu teknolojilerin tüketicilere ulaşmasını etkileyebilir. Böyle durumlarda sürdürülebilirlik, bağımsız bir rekabet hukuku amacı olarak değil, davranışın rekabet üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesinde önem taşıyan bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.
Sürdürülebilirlik, hâkim durumdaki teşebbüs tarafından bir davranışın gerekçelendirilmesi amacıyla da ileri sürülebilir. Bir teşebbüs, belirli bir tedarikçiyi veya ürünü çevresel standartları karşılamadığı gerekçesiyle sisteminden çıkardığında, uygulamanın çevrenin korunmasına hizmet ettiğini savunabilir. Ancak böyle bir gerekçenin kabul edilebilmesi için sürdürülebilirlik hedefi ile uygulanan tedbir arasında gerçek bir bağlantının bulunması ve rekabet üzerindeki kısıtlamanın söz konusu hedefin gerçekleştirilmesi bakımından gerekli olup olmadığının değerlendirilmesi gerekecektir. Dolayısıyla sürdürülebilirlik amacı, hâkim durumdaki teşebbüse rekabet hukukundan bağımsız bir hareket alanı sağlamamaktadır.
Uygulamadaki Örnekler
Sürdürülebilirlik ile hâkim durum arasındaki ilişkinin henüz gelişmekte olan bir alan olması nedeniyle, doğrudan bu konuya ilişkin kararların sayısı sınırlıdır. Bununla birlikte bazı ulusal rekabet otoritelerinin kararları, gelecekteki uygulamanın hangi yönde gelişebileceğine ilişkin önemli örnekler sunmaktadır.
Yunan Rekabet Komisyonu’nun ELTEPE kararı[6] bu bakımdan dikkat çekicidir. Atık yağların toplanması ve geri dönüşümü alanında faaliyet gösteren ELTEPE’nin rakiplerinin gerekli atık yağ kaynaklarına erişimini sınırlandıran münhasırlık uygulamaları hâkim durumun kötüye kullanılması kapsamında değerlendirilmiştir. ELTEPE, uygulamalarının çevrenin korunması ve atık yağların etkin şekilde toplanarak geri dönüştürülmesi için gerekli olduğunu ileri sürmüştür. Ancak Yunan Rekabet Komisyonu, çevresel koruma gerekçesinin tek başına yeterli olmadığı ve münhasırlık uygulamalarının ileri sürülen sürdürülebilirlik hedeflerine ulaşmak bakımından gerekli olduğunu gösteren yeterli bir gerekçelendirme bulunmadığı sonucuna ulaşmıştır.
ELTEPE kararı, sürdürülebilirlik gerekçesinin hâkim durumdaki teşebbüsün davranışını otomatik olarak meşru hâle getirmediğini göstermektedir. Aynı zamanda sürdürülebilirlik hedefleri ile rekabet hukuku arasındaki ilişkinin bir “istisna” mantığından ziyade, davranışın gerekliliği ve rekabet üzerindeki etkileri üzerinden kurulabileceğine işaret etmektedir.
Bunun ters yönünü ise İtalyan Rekabet Otoritesi’nin Corepla kararı[7] göstermektedir. Plastik ambalajların geri kazanılması ve geri dönüştürülmesi alanında faaliyet gösteren Corepla’nın rakibi Coripet’in pazarda etkin şekilde faaliyet göstermesini engelleyen uygulamaları hâkim durumun kötüye kullanılması kapsamında değerlendirilmiştir. Kararın sürdürülebilirlik açısından önemi, rekabetin korunmasının geri dönüşüm hizmetlerinde alternatif modellerin ve inovasyonun gelişmesine katkı sağlayabilecek olmasıdır. Burada sürdürülebilirlik, teşebbüsün davranışını haklılaştıran bir unsur olarak değil, rekabetçi sürecin korunmasını sağlayabilecek sonuçlardan biri olarak ortaya çıkmaktadır.
Dijital piyasalarda ise İtalyan Rekabet Otoritesi’nin Google/Enel X kararı[8] farklı bir örnek sunmaktadır. Google’ın Android Auto sistemi ile Enel X’in elektrikli araç şarj hizmetlerine yönelik JuicePass uygulaması arasındaki uyumluluğa ilişkin uygulamaları hâkim durumun kötüye kullanılması kapsamında incelenmiştir. Otorite, söz konusu davranışın elektrikli araç şarj hizmetlerinde rekabeti ve inovasyonu etkileyebileceğini değerlendirmiştir. Kararın sürdürülebilirlik bakımından önemi, dijital bir platformdaki erişim koşullarının elektrikli mobilite gibi çevresel dönüşüm açısından önem taşıyan teknolojilerin tüketicilere ulaşmasını etkileyebilmesidir.
TFEU Madde 102’nin Uygulanması Hakkında Kılavuz
Bu alandaki tartışmanın önümüzdeki dönemde daha fazla önem kazanabileceğini gösteren en güncel gelişmelerden biri, Avrupa Komisyonu’nun 3 Eylül 2026 tarihinde kabul ettiği TFEU Madde 102’nin Uygulanmasına İlişkin Kılavuz’dur[9]. Komisyon tarafından ilk kez kabul edilen bu Kılavuz, Birlik mahkemelerinin içtihadı ile Komisyon’un uygulama deneyimini sistematik bir çerçevede bir araya getirirken, 2009 yılında yayınlanan Dışlayıcı Kötüye Kullanmalara İlişkin Yaptırım Öncelikleri Kılavuzu’nun[10] yerini almıştır. 2026 yılında yayınlanan Kılavuz’un temel amacı, hâkim durumdaki teşebbüslerin dışlayıcı davranışlarının değerlendirilmesinde hukuki öngörülebilirliği ve uygulama birliğini artırmaktır.
Kılavuzun sürdürülebilirlik bakımından önemi, sürdürülebilirliği bağımsız bir kötüye kullanma kategorisi veya ayrı bir güvenli liman olarak düzenlemesinden kaynaklanmamaktadır. Aksine, sürdürülebilirlik kazanımlarının hâkim durumdaki teşebbüslerin davranışlarının objektif olarak gerekçelendirilmesinde dikkate alınabilecek niteliksel etkinlikler (qualitative efficiencies) arasında kabul edilmesi, sürdürülebilirlik ile Madde 102 arasındaki ilişkinin mevcut hukuk çerçevesi içerisinde kurulmasını sağlamaktadır. Kılavuz’a göre niteliksel etkinlikler; yeni veya geliştirilmiş ürünlerin ortaya çıkması, ürün çeşitliliğinin artması ve araştırma-geliştirme ile teknolojik gelişmelerden kaynaklanan faydaları kapsayabilmektedir. Bunun yanında, hâkim durumdaki teşebbüsün davranışının daha az hammadde kullanımına, daha az kirletici üretim veya dağıtım teknolojilerinin kullanılmasına, ürünlerin geri dönüştürülebilirliğinin artırılmasına veya daha sürdürülebilir ürünlerin piyasaya sunulmasına imkân sağlaması da sürdürülebilirlik kazanımı olarak değerlendirilebilmektedir.
Bu yaklaşım, sürdürülebilirliğin Madde 102 bakımından iki farklı yönden önem kazanabileceğini göstermektedir. İlk olarak sürdürülebilirlik, hâkim durumdaki teşebbüsün davranışının rekabet üzerindeki zararının niteliğini ortaya koyabilir. Özellikle sürdürülebilir teknolojiler geliştiren rakiplerin pazara girişinin veya inovasyon faaliyetlerinin engellenmesi, yalnızca mevcut bir rakibin dışlanması bakımından değil, gelecekteki inovasyon ve teknik gelişmenin sınırlandırılması bakımından da önem taşıyabilir. İkinci olarak ise aynı davranış, rekabeti kısıtlayıcı etkilerine rağmen doğrulanabilir sürdürülebilirlik kazanımları yaratıyorsa, söz konusu kazanımlar bir etkinlik savunması (efficiency defence) kapsamında dikkate alınabilir. Böylece sürdürülebilirlik, bir davranışı kendiliğinden hukuka uygun hâle getiren bağımsız bir gerekçe olmaktan ziyade, Madde 102 kapsamında mevcut objektif gerekçelendirme mekanizmasının bir unsuru hâline gelmektedir.
Kılavuz bu noktada önemli bir sınır da çizmektedir. Rekabeti etkin şekilde bozan bir davranışın sürdürülebilirlik amacı taşıması tek başına yeterli değildir. Bir etkinlik savunmasına dayanabilmek için hâkim durumdaki teşebbüsün, ileri sürdüğü etkinliklerin gerçekten mevcut olduğunu ve kapsamını ortaya koyması; bu etkinliklerin tüketicilere sağlayacağı faydaları göstermesi, davranışın söz konusu etkinliklerin elde edilmesi bakımından gerekli olduğunu ortaya koyması ve son olarak davranışın etkin rekabeti ortadan kaldırmaması gerekmektedir. Dolayısıyla sürdürülebilirlik hedefinin varlığı, bu koşulların ayrıca karşılanması gerekliliğini ortadan kaldırmamaktadır.
Kılavuzun sürdürülebilirlik bakımından özellikle dikkat çekici bir diğer yönü, pazar dışı etkinliklerin (out-of-market efficiencies) de belirli koşullarda dikkate alınabilmesidir. Sürdürülebilirlik kazanımları her zaman davranıştan doğrudan etkilenen ürün veya hizmet pazarındaki tüketicilerle sınırlı kalmayabilir. Örneğin daha temiz teknolojilerin kullanılması veya daha sürdürülebilir ürünlerin üretilmesi, ilgili pazardaki tüketicilerin bireysel faydasının ötesine geçerek daha geniş bir toplumsal kesim için çevresel fayda yaratabilir. Kılavuz, bu tür kolektif faydaların (collective benefits) belirli koşullar altında etkinlik değerlendirmesine dâhil edilebileceğini kabul etmektedir. Bununla birlikte, ileri sürülen faydaların somut ve doğrulanabilir olması ve ilgili pazardaki tüketicilerin uğradığı zararla yeterli bir bağlantısının bulunması gerekmektedir.
Bu yaklaşım, sürdürülebilirlik bakımından özellikle önemlidir. Zira çevresel faydaların önemli bir bölümü, sürdürülebilir ürünü satın alan tüketicinin bireysel faydasının ötesine geçerek daha geniş toplumsal faydalar yaratabilmektedir. Dolayısıyla hâkim durumdaki bir teşebbüsün davranışının daha düşük emisyonlu teknolojilerin kullanımını mümkün kılması veya sürdürülebilir ürünlerin piyasaya sunulmasını hızlandırması durumunda ortaya çıkan faydanın yalnızca ilgili ürünün tüketicisi bakımından değil, daha geniş bir toplumsal kesim bakımından da değerlendirilmesi mümkün hâle gelmektedir. Bununla birlikte, genel çevresel hedeflerin varlığı tek başına yeterli olmayacak; ileri sürülen sürdürülebilirlik kazanımlarının davranışla nedensel bir bağlantısının bulunması ve somut biçimde ortaya konulması gerekecektir.
Bu çerçevede 2026 yılında yayınlanan Kılavuz, sürdürülebilirlik ile hâkim durum arasındaki ilişkiyi iki yönlü bir değerlendirme alanına dönüştürmektedir. Bir taraftan hâkim durumdaki teşebbüslerin sürdürülebilir teknolojilerin gelişimini, inovasyonu veya pazara erişimi engelleyen davranışları, rekabetçi sürecin uzun vadeli etkileri bakımından önem taşıyabilecektir. Diğer taraftan, rekabeti kısıtlayan bir davranışın somut ve doğrulanabilir sürdürülebilirlik kazanımları yaratması hâlinde, bu kazanımlar objektif gerekçelendirme ve etkinlik değerlendirmesinde dikkate alınabilecektir. Böylece sürdürülebilirlik, TFEU Madde 102 bakımından ne başlı başına yeni bir kötüye kullanma kategorisi ne de hâkim durumdaki teşebbüsler için otomatik bir savunma hâline gelmekte; davranışın rekabet üzerindeki etkileri ile yaratabileceği ekonomik, teknolojik ve çevresel faydaların birlikte değerlendirilmesini gerektiren bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır.
Sonuç
Sürdürülebilirlik ve rekabet hukuku arasındaki ilişkinin gelişimi, rekabet hukukunun yalnızca fiyat ve üretim miktarı gibi geleneksel parametrelerden ibaret olmadığını; inovasyon, kalite ve teknik gelişmenin de rekabetçi sürecin önemli unsurları olduğunu göstermektedir. Bu nedenle sürdürülebilirlik bakımından asıl mesele, rekabet hukukuna bağımsız bir çevre politikası eklenmesinden ziyade, sürdürülebilir teknolojilerin ve alternatiflerin rekabetçi süreç içerisindeki rolünün dikkate alınmasıdır.
ELTEPE, Corepla ve Google/Enel X gibi kararlar, bu ilişkinin farklı yönlerini ortaya koymaktadır. Bir taraftan sürdürülebilirlik gerekçesi, hâkim durumdaki teşebbüsün rekabeti kısıtlayan uygulamalarını kendiliğinden meşru hâle getirmemekte; diğer taraftan rekabetin korunması, geri dönüşüm ve elektrikli mobilite gibi sürdürülebilirlik bakımından önemli alanlarda inovasyonun gelişmesine katkı sağlayabilmektedir.
Avrupa Komisyonu’nun yeni TFEU Madde 102 Kılavuz’u da bu gelişim bakımından önemli bir dönüm noktasıdır. Kılavuz, sürdürülebilirliğe özgü bağımsız bir düzenleme getirmemekle birlikte, benimsediği etki esaslı yaklaşım ile inovasyon ve teknik gelişmeye verdiği önem bakımından sürdürülebilirlik açısından da önem taşımaktadır. Bunun yanı sıra, hâkim durumdaki teşebbüslerin rekabeti dışlayıcı uygulamalarının değerlendirilmesinde rekabetçi süreç ve tüketici refahı üzerindeki etkilerin dikkate alınması, sürdürülebilir teknolojilerin hâkim durumdaki teşebbüslerin davranışlarından etkilenebileceği pazarlarda da önem kazanabilecektir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde sürdürülebilirlik ile hâkim durum arasındaki ilişkinin, yeni bir kötüye kullanma kategorisinden ziyade mevcut hâkim durum kurallarının uygulanmasında giderek daha önemli bir ekonomik ve teknolojik boyut hâline gelmesi beklenebilecektir.
[1] 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun, RG T. 13.12.1994, S. 22140, m. 4.
[2] Consolidated Version of the Treaty on the Functioning of the European Union (TFEU) [2012] OJ C 326/47, Article 101.
[3] European Commission, Guidelines on the applicability of Article 101 of the Treaty on the Functioning of the European Union to horizontal co-operation agreements [2023] OJ C 259/1, Chapter 9 (Sustainability Agreements).
[4] 4054 sayılı Kanun, m. 6.
[5] TFEU, Article 102.
[6] Hellenic Competition Commission (Hellenic Competition Authority), ELTEPE Decision, No. 535/VII/2012.
[7] Autorità Garante della Concorrenza e del Mercato (AGCM), Corepla/Coripet Case, A531, Decision No. 27933, 15 October 2019.
[8] Autorità Garante della Concorrenza e del Mercato (AGCM), Google/Enel X Case, A529, Decision No. 29645, 27 April 2021.
[9] European Commission, Guidelines on the Application of Article 102 of the Treaty on the Functioning of the European Union to Abusive Exclusionary Conduct by Dominant Undertakings, C(2026) 5800 final, Adopted on 3 September 2026.
[10] European Commission, Guidance on the Commission’s enforcement priorities in applying Article 82 of the EC Treaty to abusive exclusionary conduct by dominant undertakings [2009] OJ C 45/7.
Yazı: Metin Pektaş – Oğuzhan Açıkgöz, NAZALI Tax & Legal Services
Not: Makalelerdeki Görüş ve Yorumlar Yazar veya Yazarlara Ait Olup, Etik ve İtibar Derneği’nin Konu ile İlgili Düşüncelerini Yansıtmamaktadır.






